Boşluğuna benim gözlerim girmişti.
Alışık değildi boşluğunun da ona koşulsuz bir
sevgiyle bakan gözlere. Seni görmek istiyorum,
dedi. Sesi başkaydı bu sefer. İçindeki donmuş acı
harekete geçmişti. Hayatı ve beni daha iyi
hissettiği belliydi. Şimdi ben ne yapacağı, dedi.
Cevap veremedim. Acı çekiyorum, dedi; cevap
vermedim. Peki, şimdi ben kimi seveyim, dedi. Her
yerde seni arıyorum; bütün insanlarda,
hayvanlarda, ağaçlarda, seni arıyorum; beni öldür,
ama bunu yapma; hiç uyumadan gökyüzünde bile seni
arıyorum, ama yoksun, neredesin, dedi, birçok kez…
Hiç duymamış gibi yaptım. Evimde, onun aşkıyla
tırnaklarımla halıları parçalarken, ama ona
bunları asla belli etmeksizin, beni sevme, acı
çekenleri, yoksulları, kimsesizleri, başkasına
muhtaç olanları sev, dedim.
Alışık değildi acı çeneleri,
kimsesizleri, başkasına muhtaç olanları sevmeye.
Bu yüzden ne yapsa yetmedi ona. Ne yapsa içindeki
susuzluğu gideremedi. Bir ara başını örtmeye
kalktı. Sonra birden açıldı, beden kutsaldır,
deyip hoşlandığı adamlarla sevmeden yatmaya
başladı. Sonra içkiye verdi kendisini. Geceleri
sessiz telefonlar açardı bana. Hiç bir şey
konuşmadan dakikalarca kırgın nefeslerimizi
dinlerdik. Ruhlarımız nefeslerimizden akıp
birbirine karışırdı.
Ve bir gün oldu, bir daha hiç
aramadı beni. Çünkü o da anlamıştı: Benzerler
arasındaki aşk bu hayatın kurallarına çarpınca
ışığı gören filmler gibi solar…
Sonra duvarlarını yıkıp sokağa
çıktı. Kalbini iyilik yağmurlarına açtı. Kalbini
iyi rastlantılara, aşklara, kimsesiz ve yoksul
insanların çığlıklarına açtı. Sonra kalbini başka
hayatlara açtı. Odalara sığamıyordu artık.
Bir daha aramadı beni, ama ne
zaman istesek birbirimizi bulup hasret giderdik.
Ne zaman istesek birbirimize sarılıp seviştik. Ne
zaman istesek en dibe inip orada birbirimizin
gözlerine korkusuzca baktık. Bu yüzden yıllardır
aramızda hiç durmadan çoğalan bir aşk gidip gelir…
Aslında o beni herkesten iyi bilir. Çünkü
ben insanın bir başkasına muhtaç olduğu yerdeyim…
Ben onun aşkıyım. Yoksulları, çaresizleri,
kimsesizleri sevdiği yerdeyim…